89 yaşında hayata veda eden ünlü işadamı Alarko Holding’in kurucusu İshak Alaton iki ay önce verdiği bir röportajda bakın neler anlatıyor...

Hürriyet yazarı Jale Özgertürk, 2 ay önce İSO’nun ‘İstanbul Sanayi Tarihi’ belgeseli için bir araya geldiği İshak Alaton’la konuşmasını yazdı. Alaton o röportajda “Çok hata yaptım ama önüne geçilmiyor, yani güzel bir deyim var Türkçe’de. Olanla ölene çare yok” demişti. İşte, farklılığı hem yaşadığı zorlu hayattan, hem de yılmayan, heyecanını hiç yitirmeyen kişiliğinden gelen, iş dünyasının ünlü, renkli ve cesur ismi İshak Alaton’un o sözleri...

Yahudi asıllı bir ailenin oğluydu İshak Bey. Hayatındaki en büyük kırılmayı Varlık Vergisi sırasında yaşadı. Güçlü kuvvetli bir adam olan babasının belirlenen vergiyi ödeyemediği için Aşkale’ye gidip, bir yıl sonra saçları ağarmış yaşlı bir adam olarak dönmesini, hayatının en büyük travması olarak anlatır. İkinci büyük travması ise kendisine iş adamlığını öğreten Üzeyir Garih’in bir cinayete kurban gitmesi oldu...

Yaklaşık iki ay önce İstanbul Sanayi Odası için henüz tamamlamadığımız İstanbul Sanayi Tarihi Belgeseli için buluşmuştuk İshak Bey’le. Yönetmenliğini Nebil Özgentürk’ün yaptığı, benim de genel koordinatörü ve danışmanı olduğum belgesel için üç saati bulan röportajda, özel ve iş yaşamına yön veren dönemeçleri, hayata bakışını ve hayattan öğrendiklerini her zaman olduğu gibi içtenlikle anlatmıştı İshak Alaton.

-Türkiye’de sanayici olmak, Türkiye’de işadamı olmak sizi mutlu etti mi? 
-Türkiye’nin sanayi dünyasına ya da iş dünyasına yabancı kaldığımı itiraf etmem lazım. Bunu idrak ve itiraf ediyorum.

-Neden?
-Çünkü benim çok zor şartlarda bir gençliğim oldu. Babam Varlık Vergisi nedeniyle iflas etti. Aşkale’ye götürüldü, mahvoldu, bitti. Aile neredeyse dağılıyordu, fakirlik içindeydik. Ben İsveç’e gittim, İsveç’in sosyal demokratlarına aşık oldum. Sosyal demokrat oldum, neredeyse sosyalist, neredeyse komünist.

ÜZEYİR GARİH BENİ KAPİTALİST YAPTI

-Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, tüm bunlar sizi yurtdışına sürükledi. İş dünyasına nasıl girdiniz?
-1951’de İsveç’e gittim, orada kaynakçılık yaptım. Sosyal demokrasiyi, sosyalistliği tanıdım. Türkiye’ye 1954’te döndüm. Üzeyir Garih’le tanıştım ve Üzeyir Garih beni kapitalist yaptı. Benim niyetim kapitalist olmak değildi ama Üzeyir’in ortaklığı, Üzeyir’in insan üstü melekeleri, öğretmenliği, ben hayat boyu Üzeyir’in eğitimini gördüm. Benden iki yaş küçüktü ama beni eğiten Üzeyir Garih oldu. Muhteşem bir adamdı. Benim de şansım buydu. Ben de kapitalist sanayici oldum. Ama niyetim bu değildi. Fakat bu arada Türkiye’nin sanayii ile ilgili çok etütlerim oldu, çok analizlerim oldu. Ve hatırlıyorum. Zaman ilerledikçe üç ülkenin gelişimini takip ettim, aralarındaki ilişkileri analiz ederek Türkiye’nin bugün nerede olması gerektiği ve nerede olduğu hakkında fikirler edindim.

-Hangi ülkeler ve analizlerinizden nasıl bir sonuca ulaştınız?
-Almanya 1950’de tamamen yıkılmış. Savaş bitkini bir ülke. O zamanki fert başına geliri için bazıları 50, bazıları 80 dolar diyor. Fakat 1950’de Türkiye’nin fert başına geliri 200 dolar. Bir de Kore var. Henüz Kore Savaşı başlamamış. 1950’de Kore’nin fert başına geliri ise 65 dolar. Kore 65, Almanya 80, Türkiye 200. Türkiye en üstte. Çünkü savaş görmedi. 1950 ile 2000 arasındaki 50 yıl içinde ne oldu? Türkiye 200 dolardan, 3000 dolara, Almanya 60 dolardan 60 bin dolara, Güney 65 dolardan 30 bin dolara çıktı. Türkiye Almanya’nın fersah fersah önünde olabilirdi. Kore’nin esamesi okunmazdı. Çünkü daha baştan iyi, savaş da görmemiş, aynen İsveç gibi. İsveç biliyorsunuz savaş görmedi, dünyanın en zengin, en müreffeh ülkelerinin başında geldi 2000 yılları civarında.

-Peki ne oldu Türkiye’ye? 
-İşte Türkiye fena halde çuvalladı bana sorarsanız. Türkiye çok fena çuvalladı. Türkiye özel sektörün potansiyelini hiçbir zaman idrak etmedi, hep böyle baskıcı, otoriter, dediğim dedik, politikada kendini ispat etmeye çalışan fakat özel sektörün potansiyelini ve becerisini göz ardı eden, hatta onu kendi çıkarları için yönlendirmeye çalışan bir politika güdüldü. Ve bu sebepten 200 dolardan 3 bin dolara çıkan Türkiye, yanında 60 dolardan 60 bin dolara çıkan bir Almanya. Biz Almanya’dan veya Kore’den ileri olabilirdik.

-Türkiye nasıl çuvalladı?
-Çünkü Türkiye’nin zihinsel kromozomlarında bir eksiklik oluştu. O da şu; milliyetçiliğe, milli beraberlik hikâyesi içinde ayrımcılığa çok yön aldı. Yani farkında olmadan bir imaj yaratıldı. Sen Türksen benimle berabersin, Türk değilsen yani Kürtsen, Yahudiysen, Hıristiyansan sen ötekisin. Bugün 90 yaşıma bir kaldı, 1927’de doğdum, 2016’da program yapıyoruz, demek ki gelecek sene 90 oluyorum. Ben hayatım boyunca hep öteki olarak görüldüm, hep ötekiyim. Çok iyi bir öteki, Türkiye’ye müthiş aşık, Türkiye’ye müthiş hizmetleri olan ama Yahudi. Ya ne ihtiyacın var bana Yahudiliğimi hatırlatmanın. Evet ben Yahudiyim, ben öyle doğdum, ben seçmedim.

BUGÜN HERKES ÖTEKİ

-Bugün ötekileştirme var değil mi?
-Tabii bugün de yapılıyor, hep yapılıyor. Ben 1950 ile 2000’i yalnız ekonomik rakamları bir araya getirmek için dile getirdim. Yoksa bugünkü zihinsel devrim daha iyiye gitmedi 2000’den 2016’ya, daha kötüye gitti. Daha çok ayrımcılık, daha çok ötekileştirme, daha çok herkes öteki. Kızım Leyla geçen gün bir röportaj verirken “Bugün Türkiye’de herkes öteki oldu” dedi. Çok haklı. Ben öteki olmaktan yoruldum ya! Ben hep birlikte gelin şu kalası birlikte kaldıralım, daha iyi bir yere götürelim, daha iyi bir hayata doğru heyecan verelim, insanlara ekmek verecek yatırımlar yapalım dedim. Bunu yapamadık.

-Hemen şu an girelim. Ne oldu 2000 ile 2016 arasında?
-2000 ile 2016 arasında müthiş bir şans yakaladık, dünyanın konjonktürü de buna çok uygundu. Türkiye de bunu ilk yıllarda 2000 ile 2007-2008 arası Kemal Derviş’in de IMF ile olan anlaşması sonrası biz iyi bir yolda, 3 bin dolardan 10 bin dolara çıkabildik. 2008’de 10 bin dolarda çakıldık kaldık. 2008’den sonra 10 bin doları yukarıya çıkaramadık.10 bin dolar tuzağına düştük. Şimdi de zannediyorum 8 binlere doğru yol alıyoruz, geriliyoruz. Neden? Bence bunun çok basit bir izahı var. Türkiye artı değerleri yanlış yerlere yönlendirildi.

-Nerelere yönlendirildi?
-Türkiye yarattığı, artırdığı değerleri binalara, alışveriş merkezlerine, insanları mutlu eden eşyaların eve girmesine, radyosu, buzdolabı, çamaşır makinesiymiş bunlara harcadı. Gecekondulaşma çok geriledi, azaldı. İnsanlara küçük birer apartman dairesi verdik. Evet bütün bunlar iyi de, bir treni kaçırdık, o da yüksek teknoloji. Yani iş yaratan, insanın beynini çalıştırıp beyin üretimini geliştirerek dünyada birkaç marka, bilgisayarmış, sağlıkta yüksek teknoloji, sağlığı geliştiren araştırmalar. Yani Türkiye’nin karakterinde dünyaya uyma, dünyanın gelişimini takip ederek ondan feyz alma ve onunla beraber koşma merakı olmadı ve yok. Olmayınca işte biz de öksüz bir üretici oluyoruz.

-Peki sizi tutan ne oldu Türkiye’de?
-Ben kendime şöyle izah ediyorum. Ben Türkiye’den intikam almak istedim. Anlıyor musun beni. Türkiye’den tersine intikam almak istedim. İspat etmek istedim ki insan çok şey verebilir, insan çok şey yaratabilir, niye insanı mahvediyorsun, niye insanı bu ülkede yaşamak heyecanını elinden alıp, onu yurtdışına gönderiyorsun.

-Çünkü bu ülke sizin. Beş yüz yıl önce geldiniz değil mi yani...
-Ben herhangi birinizden daha Türk’üm. Beş yüz senedir ben buradayım. Hep bunu söylüyorum bana birileri bir şey söylediğinde, kaç kuşaktan beri, ya Kafkasya’dan ya Bulgaristan’dan ya Yunanistan’dan ya Girit’ten ya bir yerden geldin, ben beş yüz senedir buradayım.

-İçinizdeki o kırgınlık ya da sizin deyiminizle...
-Bende kırgınlık kalmadı.

-İntikam hissi diyelim ya da, bitti mi?
-Bu intikam da değil, bu tersine intikam. Bu bir şeyi ispat etme. Herkese, bütün topluma şu mesajı vermek istedim: Yahu siz binlerce İshak Alaton’u kaybettiniz. Siz bu insanlara iyi davransaydınız Türkiye bugün Almanya’nın önünde olurdu. Kore’nin üç kat önünde olurdu. Bir Japonya olurdu. Neden olmadı, insanlarınızın mahvettiniz, insanlarınıza köle muamelesi yaptınız, insanlarınızı burada doğduklarına pişman ettiniz.

-Pişmanlıklarınız var mı? Pişmanlık, içinizde ukde kalan?
-Yok. Hiç. Pişmanlık diye hiç hissetmedim hayat boyu. Ne yaptımsa bilinçli yaptığıma inandım. Hatalar çok yaptım. Çok hata yaptım ama önüne geçilmiyor, yani güzel bir deyim var Türkçe’de. Olanla ölene çare yok.

GENÇLERE ÖĞÜTLER

-90 yıldır mücadele ediyorsunuz. Gençler çok umutsuz. Gençlere hayatla ilgili neler -söylemek istersiniz, ne önermek istersiniz?
-O kadar çok şey söylenebilir ki. Biraz geniş bakmalı. İnsanlar çoğalıyor, yedi buçuk milyar insan 2050 yılında 10 milyar olacak. Hayat çok daha zorlaşacak. Şehirlerde bir yerden bir yere gidemeyecek hale geleceğiz. Bütün bunları öngörebilmek lazım. Hayatını öyle bir şekilde şimdiden koordine etmen lazım ki bu yaşam mücadelesinde altta kalmayasın, bir şekilde, yani çok zengin olman gerekmiyor ama normal bir hayat standardı için tedbir alman lazım. Bunun için en önemli faktör, bir dalda çok bilgi sahibi olman lazım. Ben her işi yaparım abi, o geçti.

ALTIN KAFESE GİRMEDİM

-Bir doktor size İsveç’te demiş ki çok zengin olacaksın ama altın bir hapishanede yaşayacaksın. İnançlarını, inandığını söyleyemeyeceksin, öyle oldu mu sizin için?
-Hayır, hiç öyle olmadı çünkü adamın ikazını hiç unutmadım. Adamın ikazı yerindeydi ve ben Üzeyir Garih’in düşündüğü altın kafesi hep reddettim. Üzeyir Garih’ten farklıydım. Üzeyir Garih işe yönelikti ve beni eleştirirdi. Yahu senin Zonguldak’ta ne işin var derdi bağırarak. Benim cevabım yoktu. Ben ona cevap veremezdim. Hakikaten benim Zonguldak’ta işim yoktu. Ama giderdim orada konferans verirdim, işçiler de beni yuhalardı. Ama insan neyse o. Doktorun dediği doğru. Ben bu altın kafesin içine girmedim. Hep dışında kaldım.